Yükleniyor...

Taşın hafızası MERMERİN DE DİLİ VARDIR

SEDAT KAYA


Ben Anadolu’da doğdum.

Sessiz, ağır ve sabırlıydım.

Dağların içinde büyüdüm, zamanla sertleştim ama unutmadım. 

Afyon’da damarlarım açıldı.

Dokimeion dediler bana. Roma’ya sütun oldum, kentlere düzen verdim.

Marmara Adası’nda beyazlığımı keşfettiler. Işığı içimde sakladım.

Ege kıyılarında heykel oldum; Knidos’ta bir tanrıçanın tenine dönüştüm.

 Beni işleyen eller çoktu.

Heykeltıraşlar, ustalar, mimarlar…

Hepsi beni anlamaya çalıştı. Çünkü ben kolay şekil almam.

Sabır isterim. Ölçü isterim. Saygı isterim.

 Antik çağda adım mitlerle anıldı.

Ovidius, acıyı anlatmak için beni seçti.

Niobe’nin gözyaşlarını ben taşıdım.

Pygmalion’un umudu benim üzerimde canlandı.

Pausanias, bir kayanın hâlâ ağladığını yazdığında, aslında taşın hafızasına işaret ediyordu.

 Sonra uzun bir yolculuk başladı.

 Roma çöktü, şehirler sustu.

Ama ben kaybolmadım.

Parçalarım yeniden bulundu, okundu, ölçüldü.

Ve Rönesans’ta, insan beni yeniden dinlemeye karar verdi.

 Floransa’da bir atölyede, Michelangelo ellerini üzerime koyduğunda,

benden bir tanrı değil, insan çıkardı.

David oldum.

Kaslarım ölçüyle, duruşum matematikle kuruldu.

Ama ruhum, antik çağdan kalmaydı.

 Rönesans’ta ben yeniden beden oldum.

Sadece kutsalı değil, insan aklını da taşıdım.

Oran, denge ve estetik…

Vitruvius’un ölçüleri, heykeltıraşın çekiciyle buluştu.

 Carrara’dan çıkarıldığımda,

Anadolu’daki kardeşlerimle aynı dili konuşuyordum.

Çünkü mermerin dili coğrafya tanımaz.

Usta eliyle, bilgiyle ve saygıyla buluştuğunda

her yerde aynı hikâyeyi anlatır.

 Yüzyıllar geçti.

Ben bazen saraylarda, bazen meydanlarda durdum.

Bazen bir heykelde, bazen bir merdiven basamağında…

 Bugün yeniden insan eliyle buluşuyorum.

Farklı araçlarla, farklı yöntemlerle…

Ama tanıdık bir şey var:

Usta eli.

 Beni kesen, ölçen, parlatan her usta şunu bilir.

Mermer aceleyi sevmez.

Damarı vardır, yönü vardır, karakteri vardır.

Her blok aynı değildir; her yüzey başka konuşur.

 Ben hâlâ konuşuyorum.

Ama artık sadece mit anlatmıyorum.

Rönesans’tan miras kalan bir anlayışla, bugünün mimarisinde, kentlerinde, yaşam alanlarında yer alıyorum.

 Benim hikâyem suçlama değildir.

Ben emeğin içinden geçerim.

Beni çıkaran, işleyen, dönüştüren herkes, aslında benim uzun hafızamın yeni bir sayfasını açar.

 Taş olmak kolay değildir.

Yüzyıllara dayanmak ister.

İnsanla birlikte değişmeyi kabul eder.

 Ben mermerim.

Anadolu’nun içinden geldim.

Antik çağda mit oldum,

Rönesans’ta beden,

bugün ise yaşayan bir malzemeyim.

 Ve hâlâ, her yeni dokunuşta

birlikte ne anlatabileceğimizi düşünüyorum.

Xıamen Stone Faır