Çocukluk yıllarında başlayan heykel tutkusunun figüratif heykel geleneğiyle tanınan Çekya’nın başkenti Prag’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde resmi sanat eğitimi almaya yönlendirdiği Veronika Bianchi “Burada becerilerimi geliştirme ve çocukluğumdan beri bana ilham veren sanatın içinde tam anlamıyla kaybolma şansı yakaladım” diyor.
Bianchi: “Merak duygum hep güçlüydü ve heykelle derinleşen bu yolculukta asla azalmadı. İtalyan beyaz mermeriyle ilk kez çalıştığımda içimde bir şey değişerek bambaşka bir tutkuyu ve keşfetme isteğini uyandırdı. Bu yolculuk beni, mermerin kalbi sayılan Carrara’ya götürdü. Orada heykelcilik diplomasını tamamladım ve hayatımda gerçekten şekillendirici bir dönem başladı.”
Söyleşi: Ersin BOZKURT
Veronika Bianchi, aslen Slovakyalı bir heykeltıraş olup, ağırlıklı olarak Carrara mermeri ile çalışmaktadır. Prag Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel eğitimi aldıktan sonra, İtalya’nın Carrara kentindeki Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitimine devam etmiş ve hem bu malzeme hem de bölgeyle güçlü bir bağ kurmuştur. Projelerinde kullanacağı mermeri seçmek için Carrara’ya düzenli olarak giden Bianchi; bu sürecin çalışma yönteminin vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini söylüyor.
Bianchi’nin sanatında insan figürü, özellikle de portreler ön planda yer alıyor. Biçim, ifade ve orantıya büyük özen gösteren sanatçı Figüratif çalışmalarının yanı sıra geometrik ve doğal formları da keşfederek zaman zaman sanatı işlevsellikle birleştirir. Buna örnek olarak, içten aydınlatılan içi boş mermer objeler olan Inner Lights (İç Işıklar) gösterilebilir. Bu heykeller hem sanat eseri hem de tasarım lambası olarak işlev görür; her insanda var olan içsel ışık kavramına sembolik bir gönderme yapar.
Bağımsız üretim, sanat hayatında merkezi bir rol oynamaktadır. Siparişle yaptığı projelerin dışında, boş zamanının büyük bir kısmını kendi fikirlerini ve heykelsi formlarını geliştirmeye ayıran sanatçı özellikle iki ila üç metre yüksekliğindeki büyük ölçekli çalışmalar yapmaktan keyif alıyor. Gelecekte daha da büyük ölçekli projelere imza atmayı hedefleyen sanatçının heykelleri Almanya, Fransa, İsviçre, Lüksemburg, Belçika, İspanya, İtalya, Macaristan ve Slovakya’da sergileniyor. Ayrıca uluslararası düzeyde koleksiyonerler için kişiye özel çalışmalar da yapan Bianchi’nin Mauritius, Malta, Arjantin, Kanada, Uruguay ve Meksika gibi ülkelerden müşterileri bulunmaktadır.
Bianchi şu anda Almanya’nın Heidenheim an der Brenz şehrinde yaşamaktadır ve burada Moser Taş Ustası firmasıyla iş birliği yapmaktadır. Veronika Bianchi’nin çalışmalarını burada ve www.veronika-sculpture.com adresinde görebilirsiniz.
-Sanat yaşantınız nasıl başladı?
-Küçük yaşlardan itibaren heykel sanatı beni derinden büyülemiştir.
Annemin sanat tarihi üzerine birçok kitabı vardı ve ben özellikle Rönesans dönemine ait beyaz mermer heykellerin sadeliği ve zarafetine büyük bir hayranlık duyuyordum. Şehir meydanlarındaki heykellere yakın olmak, onları sessizce izlemek bana huzur verirdi. Çocukluğum ve gençlik yıllarım boyunca sürekli çizim yapardım. Doğayı kopyalayarak ve portreler çizerek başladığım sanat yaşamıma zamanla kalem ve boya aracılığıyla forma ve ifadeye derin bir bağ geliştirdim.
Bu tutkum beni, figüratif heykel geleneğiyle tanınan Çekya’nın başkenti Prag’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde resmi sanat eğitimi almaya yönlendirdi. Burada becerilerimi geliştirme ve çocukluğumdan beri bana ilham veren sanatın içinde tam anlamıyla kaybolma şansı yakaladım.
Merak duygum hep güçlüydü ve heykelle derinleşen bu yolculukta asla azalmadı. İtalyan beyaz mermeriyle ilk kez çalıştığımda içimde bir şey değişerek bambaşka bir tutkuyu ve keşfetme isteğini uyandırdı. Bu yolculuk beni, mermerin kalbi sayılan Carrara’ya götürdü. Orada heykelcilik diplomasını tamamladım ve hayatımda gerçekten şekillendirici bir dönem başladı.
CARRARA’DA YAŞAMAK OLAĞANÜSTÜ BİR DENEYİMDİ
Gündüz ve gece, kimi zaman sadece nefes kesici manzarayı seyretmek, kimi zaman ise mükemmel taşı aramak için mermer ocaklarında yürüyüş yapardım. Orada hayatın sessiz bir büyüsü vardı: Mermer ustaları sizin heykele olan bağlılığınızı fark ettiklerinde, bazen size küçük mermer parçaları hediye ederlerdi. Sanki taş gökyüzünden düşüyordu. Doğanın kendisinden, güzelliğine saygı duyanlara bir armağan gibiydi.
Ama merakım sadece taşla sınırlı kalmadı. Müzik de her zaman beni cezbetmiştir. Piyano ve akordeon gibi enstrümanlar çalarım; sesin mekânla olan ilişkisini keşfetmekten büyük keyif alırım. Carrara’daki en özel anılardan biri, arkadaşlarla birlikte gece vakti mermer ocaklarında yürüyüş yapmaktı. Dağların içindeki doğal akustik alanları arar, orada spontane gece konserleri düzenlerdik. Yüksek mermer duvarlarla çevrili olmak, sesi bambaşka bir boyuta taşıyordu. Akustik o kadar saf ve yankılıydı ki, tek bir su damlası bile on kat yankılanıyordu. Sanki mermerin kendisi dinliyor, her sesi, her sessizliği büyüterek geceyi unutulmaz kılıyordu.
TAŞIN KAYNAĞINDA OLMAK YAPTIĞIM ÇALIŞMALARA OLAN BAĞLILIĞIMI ARTTIRDI
-Carrara’da, taşın kaynağında olmanın duygusu size neler getirdi?
-Carrara’daki yaşam, heykelin bütün sürecine olan ilgimi derinleştirdi.
Artık sadece taşla çalışmıyordum; onun kaynağına tanıklık ediyordum. Mermerin nasıl çıkarıldığını ilk elden gördüm ve ömürlerini bu işe adamış insanlarla tanışma fırsatı buldum. Malzeme ve süreçle bu kadar iç içe olmak, yaptığım işe derin bir bağlılık duygusu kattı. Eğer başka bir yerde yaşayıp yalnızca taş sipariş etseydim, bu kadar kişisel hissettirmezdi. Benim için heykel sadece mermeri şekillendirmek değil onun nereden geldiğini, kimlerin elinden geçtiğini, bana nasıl ulaştığını anlamaktır.
Ayrıca yerel ustalarla kurduğum ilişkiler, bana yüksek kaliteli mermeri daha uygun maliyetle temin etme imkânı sağladı. Bu bağlantılar olmasaydı bu çok daha zor olurdu.
İtalya’da yaşamak, bana dünyanın en güzel mermer heykellerini yakından görme fırsatı sundu.
Cenova’daki anıtsal mezarlıkları ziyaret ettim, Floransa ve Roma gibi şehirlerin zengin heykel mirasını keşfettim. Rönesans ve Barok dönemlerine ait eserleri saatlerce inceleyerek geçirdim. Bugün hâlâ beni en çok etkileyen sanat tarzları bunlardır. Bu başyapıtlarla çevrili olmak, sanatsal vizyonumu derinleştirdi ve figüratif heykel geleneğiyle bağımı güçlendirdi.
-Doğup büyüdüğünüz Slovakya’ya dönme isteği olmadı mı bu süreçte?
-Evet oldu tabii…
Birkaç yıl sonra memleketime, Slovakya’ya dönme arzusu ağır bastı.
Ailemle daha yakın olmak istedim. Yanıma birkaç mermer blok alarak kendi atölyemi kurdum. Taşın kaynağına olan fiziksel yakınlığı kaybetmiş olsam da, kazandığım şey en az o kadar değerliydi. Sevdiklerimle geçirilen zaman ve kendi şartlarımda çalışma özgürlüğü. Bu dönem, benim için bir tür kişisel burs gibiydi. Siparişlerle veya dış beklentilerle yönlendirilmeden, tamamen içimden gelen fikirlerle çalıştım. Bu hem sanatsal hem duygusal olarak büyüdüğüm bir dönemdi. O zaman diliminde yarattığım eserlerden bazıları bugün Almanya’daki sergilerde yer alıyor; bazıları ise Avrupa’nın farklı ülkelerinde sergileniyor.
-Heykellerinizdeki sizi besleyen ana tema nedir?
-Heykellerimde ana tema genellikle insan figürü olmaya devam ediyor. Portreler ve figüratif formlar beni derinden etkiliyor ve muhtemelen her zaman çalışmalarımın merkezinde olacak. Bununla birlikte, geometrik ve soyut biçimlerle de oynamayı, form ve mekânı farklı yollarla ifade etmeyi seviyorum. Son zamanlarda içten aydınlatmalı heykeller yapmaya başladım. Bu heykeller, ışık ve gölgeyle oynayarak eserlerime yeni bir boyut kazandırıyor.
Bu dönemde Avrupa’daki çeşitli heykel sempozyumlarına da katıldım. Ancak zamanla bu sempozyumların bana uygun olmadığını fark ettim. Bunun yerine büyük mermer bloklar satın alarak kendi kişisel sempozyumumu oluşturmayı tercih ettim. Böylece hem sanatsal vizyonuma tam anlamıyla odaklanabildim hem de ortaya çıkan heykelleri kendime saklayabildim. Kendi projelerime dönmek bana büyük bir tatmin ve yaratıcı özgürlük sağladı.
-Sanat hayatınızı Almanya’da sürdürüyorsunuz. Sizi Almanya’ya çeken şey neydi?
-Evet sonunda hayat beni Almanya’ya götürdü.
Burada hayatımın aşkını buldum. Şu anda zamanımın çoğunu Almanya’da, usta bir taş ustası olan erkek arkadaşımla birlikte geçiriyorum. Birlikte, zanaatlerimizi uyumlu ve ilham verici bir şekilde birleştirerek anlamlı heykeller yaratıyoruz.
Almanya’ya taşındıktan sonra işlerim daha da iyiye gitmeye başladı. Çalışmalarımı dijital ortamda tanıtmaya daha fazla zaman ayırdım ve bu sayede heyecan verici yeni fırsatlarla tanıştım. Artık sadece Avrupa ile sınırlı kalmayıp, deniz aşırı ülkelerden müşterilerle de bağlantı kurabiliyorum. Şu anda Latin Amerika, Orta Amerika ve Kanada’dan müşterilerle projeler yürütüyorum. Mauritius ve Malta gibi küçük ve güzel adalara eserler göndermenin de eşsiz zevkini yaşadım. Bu uluslararası temas, sanat pratiğimi zenginleştirdi ve eserlerimin dünyanın dört bir yanında hayat bulmasını sağladı.
BENİ BÜYÜLEYEN DİL: TÜRKÇE
-Şaşılacak seviyede Türkçe konuştuğunuzu ve duygularınızı yazıya dökebildiğinizi biliyoruz. Türkçe’ye olan ilginiz nasıl başladı?
Hayatım boyunca büyük meraklarımdan biri de diller oldu. Yıllar içinde birkaç dil öğrendim, ama beni gerçekten büyüleyen dillerden biri Türkçe oldu. İki yıldır Türkçeyi yoğun bir şekilde çalışıyordum ve şimdi konuşma seviyesine ulaştım, bu da benim için gurur verici. Her ne kadar henüz Türkiye’yi ziyaret etmemiş olsam da. Ancak Avrupa’da birçok Türk’ün yaşıyor olması sayesinde, bu güzel dili pratik etme fırsatım sıkça oldu ve bu sayede Türkçeye olan ilgim daha da derinleşti.
Bugün buradayım: Almanya’da, harika bir taş ustası atölyesinde çalışıyor ve eserlerimi dünyanın her köşesine gönderiyorum.
Atölyedeki günlük yaşam sakin ve sıradan gibi görünse de, kendimi uluslararası sanat topluluğuyla derin bir bağ içinde hissediyorum. Bu bağ, çalışmalarımı her gün yeniden anlamlandırıyor ve bana ilham veriyor.
















































