Marmomac 2026’nın en güçlü mesajlarından biri yeni taş koleksiyonlarından ya da makinelerden değil, Hall 10’daki The Bedrock’tan geldi. Joseph Grima, Raffaello Galiotto, Giuseppe Fallacara ve Davide Fabio Colaci doğal taşa dört farklı pencereden baktı. Ortaya ise tek bir büyük soru çıktı: Binlerce yıldır kullandığımız taş, geleceğin mimarisinde nasıl bir rol üstlenecek?
Doğal taş sektörü uzun yıllar boyunca geleceğini daha hızlı kesmekte, daha ince üretmekte, daha büyük ebatlara ulaşmakta ve daha gelişmiş yüzeyler elde etmekte aradı. Bu arayış devam ediyor. Ancak Marmomac 2026 sektörün önüne bundan daha temel bir soru koydu: Taşı nasıl işleyeceğimiz kadar, taşla ne yapabileceğimizi de yeniden düşünmenin zamanı gelmiş olabilir mi?
Marmomac’ın 60. yılında Hall 10’da oluşturulan The Bedrock | Leading the Future of Natural Stone, tam da bu tartışmanın merkezine yerleşti. Tasarım, mimarlık, teknoloji, araştırma ve endüstriyi aynı çatı altında buluşturan The Bedrock’ın dört ana sergisi doğal taşın geleceğine farklı yönlerden yaklaştı. Joseph Grima geçmişin yapı bilgisini yeniden okurken, Raffaello Galiotto teknolojinin taşın fiziksel sınırlarını nasıl değiştirebileceğini araştırdı. Giuseppe Fallacara stereotomiyi dijital üretim, robotik teknolojiler ve yeni mühendislik yaklaşımlarıyla buluştururken, Davide Fabio Colaci taşı bir kaplama malzemesi olmaktan çıkarıp mekânı oluşturan aktif bir tasarım unsuruna dönüştürdü. Dört ayrı yaklaşımın kesiştiği yerde aynı fikir vardı: Doğal taşın geleceği yalnızca taşı daha iyi işlemekten değil, onu yeniden düşünmekten geçiyor.
YENİ BİR “TAŞ ÇAĞI” MI?
Joseph Grima’nın On Stone – Learning from Lessinia sergisi geleceğe bakmak için önce geçmişe döndü. Verona’dan Trentino sınırına uzanan Lessinia bölgesinde taş, yüzyıllar boyunca yalnızca bir yapı malzemesi olmadı. Yerel malzeme ve kuşaktan kuşağa aktarılan işçilik bilgisi, çatısından duvarına, kapısından merdivenine kadar yapının bütününü belirleyen bir mimari kültür yarattı.
Grima bu geleneği romantik bir geçmiş anlatısı olarak değil, bugünün mimarlığının karşı karşıya bulunduğu sorunlara verilebilecek cevaplardan biri olarak ele aldı. Sergide geleneksel bir Lessinia yapısı adeta parçalarına ayrıldı; çatı, duvar, kapı, pencere, merdiven ve sınır elemanları ayrı ayrı incelenirken taşın yalnızca yüzeyi örten bir malzeme değil, bütün bir yapı sistemini oluşturabilecek kapasitesi gösterildi.
Kaynakların kullanılabilirliği, uzun ömürlü ve uyarlanabilir yapı ihtiyacı ve iklim değişikliğinin mimarlık üzerindeki baskısı Grima’ya göre taşı yeniden değerlendirmeyi gerekli kılıyor. Bu düşünceyi son derece güçlü bir ifadeyle özetliyor: “Yeni bir Taş Çağı’na giriyoruz.” Ancak sözünü ettiği Taş Çağı geçmişe dönüş değil; binlerce yıllık yapı bilgisinin çağdaş mimarlık, mühendislik ve teknolojiyle yeniden buluşması.
TAŞ AĞIR OLMAK ZORUNDA MI?
Raffaello Galiotto’nun Carisma Materico sergisi ise taş hakkında bildiğimizi düşündüğümüz en temel kavramlardan birini sorguluyor: ağırlık. Taşı ağır, masif, sert ve değişmez bir malzeme olarak algılıyoruz. Galiotto’nun sorduğu soru ise bunun böyle olmak zorunda olup olmadığı.
Bilgisayar destekli tasarım ve sayısal üretim teknolojileri artık doğal taşın son derece karmaşık geometrilerle, yüksek hassasiyet ve tekrarlanabilirlikle işlenmesini mümkün kılıyor. Galiotto için teknoloji başlı başına amaç değil; taşın form, yüzey ve malzeme karakterini yeniden keşfetmenin bir aracı.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Ironstone Grande Formato. Travertenden yapılan çalışma ilk bakışta devasa, ağır ve neredeyse yerçekimine meydan okuyan monolitik bir taş kütlesi izlenimi yaratıyor. Ancak etrafında dolaşıldığında algı tamamen değişiyor; dev kütle aslında içi boş ve yalnızca üç Ironstone panelden oluşuyor. Sguinci Permeabili ise başka bir sorunun peşinden gidiyor. Beş farklı mermer çeşidi waterjet teknolojisiyle kesiliyor ve ortaya çıkan halkalar süreklilik içinde yeniden birleştiriliyor. Üstelik sistem malzeme atığı yaratmadan kurgulanıyor. Burada teknoloji yalnızca daha karmaşık bir şekil üretmiyor; taşı nasıl kullandığımızı da değiştiriyor.
TASARIM MAKİNEYİ DEĞİŞTİRDİĞİNDE
Galiotto’nun sergisindeki Mario Botta tasarımı Partitura in Marmo, tasarım ile üretim teknolojisi arasındaki ilişkinin belki de en güzel örneklerinden biri. Botticino taşından oluşturulan sistem, Milano’daki Teatro alla Scala’nın eliptik yapısı için Botta tarafından geliştirilen tasarımı yeniden ele alıyor. Toplam 6.500 lineer metre taş elemanı adeta bir müzik aletinin telleri gibi diziliyor.
Tasarımın gerektirdiği üretim o kadar sıra dışı ki piyasadaki mevcut makineler bütün işlemleri gerçekleştirmeye yetmiyor ve bu taşları üretebilmek için özel bir makine geliştirilmek zorunda kalıyor. Bu ayrıntı doğal taş sektörünün geleceği açısından çok şey söylüyor: burada makine tasarımı belirlemiyor; tasarım, makineyi değişmeye zorluyor.
BİNLERCE YILLIK TONOZ, ROBOTLARLA BULUŞUYOR
Giuseppe Fallacara’nın araştırması insanlığın en eski taş yapı tekniklerinden birini dijital çağın araçlarıyla yeniden buluşturuyor: stereotomi. Kemerler, kubbeler ve tonozlar taş mimarisinin binlerce yıllık hafızasının parçaları. Fallacara’nın yaklaşımında bu miras müzeye kaldırılmıyor; hesaplamalı tasarım, gelişmiş üretim teknikleri ve dijital fabrikasyon aracılığıyla yeniden araştırılıyor.
Çalışmalarda daha hafif geometrilerden yeniden kullanılabilir sistemlere, taş tozlarının değerlendirilmesinden 3D baskıya kadar uzanan farklı yaklaşımlar bulunuyor. Böylece geçmişin taş bilgisi ile geleceğin üretim teknolojileri arasında doğrudan bir köprü kuruluyor.
TÜRKİYE SADECE TAŞ ÜRETMİYOR
Fallacara’nın uluslararası akademik araştırma alanında Türkiye’den Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi de yer aldı. İki üniversitenin geliştirdiği Continuum projesi, robotik montaj ile minimal yüzeylerin yeni nesil dijital taş mimarisindeki potansiyelini araştırıyor. Projede Necmettin Sancak, Orkan Zeynel Güzelci ve Sema Alaçam’ın isimleri bulunuyor.
Bu ayrıntı Türkiye açısından üzerinde durulmayı hak ediyor. Dünyanın önemli doğal taş üreticilerinden biri olan Türkiye’nin gelecekteki konumunu yalnızca ne kadar blok, plaka veya işlenmiş taş ihraç ettiği belirlemeyecek; bilgi üretiminde, tasarımda, mühendislikte ve teknolojide nerede durduğu da belirleyecek. Continuum bu açıdan küçük ama anlamlı bir işaret: Türkiye burada yalnızca taşı sağlayan ülke değil, taşın geleceği üzerine düşünen ülkelerden biri.
MERMER KAPLAMA DEĞİLDİR
Davide Fabio Colaci’nin Marble Interiors sergisi tartışmayı iç mekâna taşıyor. Colaci, 1953 ile 2022 yılları arasında gerçekleştirilen on iç mimarlık projesini ele alıyor. Gio Ponti, Adolf Loos, BBPR, Aldo Rossi ve Ettore Sottsass gibi mimarlık ve tasarım tarihinin önemli isimlerinden çağdaş projelere uzanan seçki, geleneksel taş kakma tekniğinin çağdaş yorumu üzerinden yeniden okunuyor.
Üretimden kalan mermer parçaları, kırpıntılar ve plaka artıkları da yeni kompozisyonlara dönüştürülüyor. Fakat Colaci’nin ortaya koyduğu asıl fikir bundan daha büyük: Mermer yalnızca kaplama değildir. Taş; atmosferi, dengeyi ve kimliği belirleyerek mekânın oluşumuna doğrudan katılabilecek bir mimari bileşendir. Bu yaklaşım taşı metrekareyle satılan bir yüzey olmaktan çıkarıp mimari fikrin parçasına dönüştürüyor.
DÖRT YOL, TEK GELECEK
Joseph Grima geçmişin yapı bilgisinden, Raffaello Galiotto teknolojinin taşın fiziksel sınırlarını değiştirme kapasitesinden, Giuseppe Fallacara dijital üretim ve robotik sistemlerden, Davide Fabio Colaci ise taşın mekân kurucu gücünden yola çıkıyor. Yaklaşımları farklı olsa da yollarının kesiştiği yer aynı: Doğal taşın geleceği yalnızca ocakta ya da fabrikada değil; malzeme bilimiyle mimarlığın, tasarımla mühendisliğin, geleneksel bilgiyle dijital teknolojinin buluştuğu yerde şekilleniyor.
Doğal taş sektörü yıllarca daha hızlı kesmenin, daha ince üretmenin, daha büyük plakalar elde etmenin ve daha hassas makineler geliştirmenin peşinden gitti. Bunların hepsi önemini koruyor. Ancak sektör artık başka bir eşiğin önünde duruyor. Çünkü bundan sonraki rekabet yalnızca taşa ne yapabildiğimizle değil, taşla ne düşünebildiğimizle de ilgili olacak.
Marmomac 2026’nın The Bedrock’ta ortaya koyduğu tartışmanın asıl değeri belki de burada yatıyor. Eğer bu yaklaşım sektörün geneline yayılırsa Joseph Grima’nın sözünü ettiği yeni “Taş Çağı”, geçmişe dönüşün değil; dünyanın en eski yapı malzemelerinden birinin teknoloji, tasarım ve bilimle yeniden keşfedilmesinin adı olabilir.
Kaynak: Marmomac 2026 resmi basın materyalleri ve The Bedrock sergi dosyaları.



















































