AMARIST STUDIO
Clara Campo & Aran Lozano
Sentetik malzemeler, alaşımlar ve endüstriyel üretim süreçleri geliştikçe, taş giderek daha insani, daha tekil ve daha özel bir değer kazanıyor.
Çünkü taş, doğal kökeninden, jeolojik zamanından ve tekrarlanamaz karakterinden koparılamaz.
Tam da bu yüzden yapay malzemelerin sunamayacağı bir şeyi sunar:
maddeyle ve gezegenin fiziksel hafızasıyla doğrudan bir bağ.
Röportaj: Ersin BOZKURT
Stone Times’ın bu sayıdaki röportaj konuğu; İspanya merkezli Amarist Studio…
Clara Campo ve Aran Lozano el ele vererek hayal ettikleri tasarımlarda taşı yalnızca şekillendirilen bir malzeme olarak değil, düşüncenin, hafızanın ve zamanın taşıyıcısı olarak ele alıyor.
Clara Campo ve Aran Lozano ile gerçekleştirilen bu söyleşi, doğal taş dünyasında bugüne kadar pek kurulmamış bir diyaloğun kapısını aralıyor.
Mimarlık, sanat ve tasarım ekseninde sıklıkla konuşulan bu yaklaşım, ilk kez doğal taş sektörünün içinden, malzemenin kendisi üzerinden ele alınıyor.
Alabaster üzerinden geliştirdikleri “liquid stone” yaklaşımıyla, taşın fiziksel gerçekliğini değil, algısal sınırlarını sorgulayan bu bakış, doğal taşı yalnızca bir yapı malzemesi olmaktan çıkarıp kavramsal bir medium olarak yeniden konumlandırıyor.
Onların dünyasında taş;
-ağırlıkla değil hafızayla,
-katılıkla değil akışla,
-yüzeyle değil derinlikle var oluyor.
Bu söyleşi, yalnızca taşın ne olduğunu değil, neden yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
KÖKEN & KIRILMA ANI
-Çalışmalarınızı sanat, tasarım ve kavram arasında bir diyalog olarak tanımlıyorsunuz. Taş sizin için ne zaman bir malzeme olmaktan çıkıp bir fikre dönüştü?
Taş, yalnızca fiziksel kütlesiyle değil, içinde barındırdığı tüm katmanlarla çalıştığımızı fark ettiğimiz anda bir malzeme olmaktan çıktı.
Zaman, jeolojik hafıza, kültürel tarih ve algı…
Taşın aslında yalnızca görünen yüzeyden ibaret olmadığını, içinde milyonlarca yıllık birikimleri taşıdığını anlamak, bizim için bir kırılma noktasıydı.
O andan itibaren taş artık üzerinde çalıştığımız bir şey değil, bizimle konuşan bir yapı hâline geldi.
Bir destek yüzeyi olmaktan çıktı, bir ifade aracına dönüştü.
Başka bir deyişle:
Taş artık bir malzeme değil, bir dil oldu.
-Alabaster çalışmalarınızın merkezinde yer alıyor. Alabaster’da başkalarının görmediği neyi gördünüz?
Alabaster’da bizi en çok etkileyen şey, onun içinde barındırdığı çelişkiydi.
Katı görünen bir malzemenin aslında kendi yapısında suyu taşıyor olması…
Alabaster, hidratlı kalsiyum sülfattır.
Bu da demektir ki, bugün elimizde tuttuğumuz bu katı formun içinde hâlâ suyun izi vardır.
Bu farkındalık, alabaster’a bakışımızı tamamen değiştirdi.
Onu bir taş olarak değil, “fosilleşmiş su” olarak düşünmeye başladık.
Jeolojik kökeni bu düşünceyi daha da derinleştirdi:
Bugün kurak olan İspanya’nın bazı bölgelerinde bir zamanlar var olmuş iç denizlerin buharlaşmasıyla oluşmuş bir malzemeden söz ediyoruz.
Yani aslında ortada bir paradoks var:
Yok olmuş bir denizin hafızası, bir taşın içinde yaşamaya devam ediyor.
Bu fikir, bizim için yalnızca estetik değil, kavramsal bir başlangıç noktasıydı.
Zaman, hafıza ve doğanın kırılganlığı üzerine kurduğumuz anlatının temeli burada oluştu.
AKIŞKAN TAŞ
-“Liquid stone” işleriniz taşın fiziksel algısını zorluyor. Siz malzemeyi mi dönüştürüyorsunuz, yoksa gerçekliği algılama biçimimizi mi?
Taşın fiziksel dönüşümü bizim için yalnızca görünen katmandır.
Asıl dönüşüm, algının içinde gerçekleşir.
Bizi ilgilendiren şey, izleyicinin maddeye dair sahip olduğu kesinliği kırmaktır.
Çünkü insan, taşı ağır, sert ve değişmez olarak kabul eder.
Ama o kabul kırıldığında…
taş artık yalnızca taş olmaktan çıkar.
Ve o anda değişen yalnızca malzeme değildir.
Gerçekliğin kendisi sorgulanmaya başlar.
-Taş geleneksel olarak ağırlık ve kalıcılıkla ilişkilendirilir. Sizin işleriniz bunun tersini öneriyor. Bu bir çelişki mi yoksa taşın yeni bir tanımı mı?
Bu bir çelişki değil, bir genişleme.
Taş her zaman bu potansiyelleri içinde barındırıyordu.
Ama biz onu yalnızca belirli özellikleri üzerinden tanımlamayı seçtik.
Ağırlık, kalıcılık, sertlik…
Bunlar taşın sadece bir yüzü.
Bizim yaptığımız şey, taşın diğer yüzlerini görünür kılmak.
Yani onu yeniden tanımlamak değil, aslında her zaman olduğu hâliyle görmeye başlamak.
MALZEMEDEN MESAJA
-Çalışmalarınızda özellikle su krizi gibi çevresel meseleler öne çıkıyor. Taş estetiğin ötesinde bir mesaj taşıyabilir mi?
Taş hiçbir zaman nötr bir malzeme değildir.
O, dünyanın jeolojik hafızasıdır.
Milyonlarca yıl süren dönüşümlerin, basıncın, zamanın ve doğanın izlerini taşır.
Bu nedenle taşla çalışmak, yalnızca bir malzemeyle değil, gezegenin geçmişiyle çalışmak anlamına gelir.
Bizim çalışmalarımızda taş, estetik bir yüzey olmanın ötesine geçer.
Kırılganlığı, çevresel krizi ve doğal kaynakların geleceğini anlatan bir araca dönüşür.
-Sizce tasarım, küresel ekolojik sorunları anlama biçimimizi etkileyebilir mi?
Tasarım, her zaman içinde bulunduğu dönemin bir yansımasıdır.
Sadece işlevsel ihtiyaçlara cevap vermez; aynı zamanda o dönemin kaygılarını, hassasiyetlerini ve sorularını görünür kılar.
Bu nedenle tasarım, çoğu zaman soyut kalan meseleleri somut hâle getirme gücüne sahiptir.
Ekolojik kriz gibi karmaşık ve uzak görünen problemler, tasarım aracılığıyla deneyimlenebilir, hissedilebilir ve anlaşılabilir hâle gelir.
SANAT BİR EYLEMDİR
-“Welcome Movement” projesi sınır malzemelerini takıya dönüştürüyor. Hangi noktada sanatın tek başına yeterli olmadığını hissettiniz?
Biz sanat ile eylem arasında keskin bir ayrım olduğuna inanmıyoruz.
Sanat yalnızca bir nesne değildir.
Bir jesttir, bir müdahaledir, bir pozisyondur…
Welcome Movement da bu düşünceden doğdu.
Sanatın yalnızca izlenen bir şey değil, aynı zamanda gerçeklikle doğrudan ilişki kuran bir eylem olabileceği fikrinden.
-Bir ayrım sembolünü bir onur sembolüne dönüştürdünüz. Tasarım nesnelerin — hatta sistemlerin — anlamını değiştirebilir mi?
Nesnelerin anlamı yalnızca onların fiziksel yapısında değil, toplumun onlara yüklediği anlamdadır.
Semboller zamanla değişir çünkü biz değişiriz.
Bakış açımız, değerlerimiz ve bağlamımız değişir.
Tasarım bu noktada kritik bir rol oynar.
Bir nesneyi nasıl gördüğümüzü değiştirerek, ona yüklediğimiz anlamı da dönüştürür.
Ve bu dönüşüm, yalnızca nesneleri değil,
onların temsil ettiği sistemleri de sorgulamaya başlar.
TAŞIN GELECEĞİ
Bugün doğal taş hâlâ büyük ölçüde bir yapı malzemesi olarak konumlanıyor. Taşın kültürel ve kavramsal bir medium olarak anlaşılması için ne değişmeli?
Aslında bu değişim çoktan başladı.
Taş artık yalnızca bir yapı malzemesi değil;
aynı zamanda bir ifade biçimi, bir anlatı aracı ve bir kültürel taşıyıcı olarak görülmeye başlandı.
Ve bu algı, gelecekte daha da güçlenecek.
Çünkü dünya giderek daha yapay hâle geliyor.
Sentetik malzemeler, dijital üretim süreçleri ve endüstriyel sistemler her şeyi dönüştürüyor.
Tam da bu noktada taş farklılaşıyor.
Çünkü taş:
-doğaldır,
-tekrarlanamazdır,
-ve zamana bağlıdır.
Bu da ona yapay dünyanın içinde benzersiz bir değer kazandırır.
-Gelecek için taşı tek bir cümleyle yeniden tanımlamanız gerekse bu ne olurdu?
Taş, giderek daha yapaylaşan bir dünyada vazgeçilmez bir lüks olacaktır.
BONUS
-Cümleyi tamamlayın: Taş artık…
Taş artık sadece bir madde değil; somutlaşmış bir düşüncedir.
















































