“Mermer, Dijital Çağın Geçici Gerçekliğine Karşı Güçlü Bir Panzehirdir”
Doğal taş öteden beri kavramsal olarak sağlam, soğuk ve kalıcı bir şey olarak hayranlık uyandırmıştır. Dilimiz ve şiirimiz taş analojileriyle bezelidir. Taş geleneksel olarak bir şeyleri “ölümsüzleştirmek” için kullanıldıysa, bu kavramı şu kullan-at kültürümüzün döküntülerine çevirmek ve şu soruyu sormak ilginçtir: Aslında arkamızda ne bırakıyoruz?
Asit yağmurlarının olduğu bu çağda, işlenmemiş taşın akıllı telefonlarımızı oluşturan damıtılmış endüstriyel mineraller kadar bile dayanamayacağını düşünmek ürkütücü. Kavramsal olarak taş, artık sorgusuz sualsiz dünyadaki en kalıcı malzeme olarak göklere çıkarılamaz.
Röportaj: Ersin BOZKURT
Avustralya’nın uçsuz bucaksız doğasından Carrara’nın derin ocaklarına, oradan artırılmış gerçekliğin dijital sonsuzluğuna uzanan bir yaratım serüveni… Heykeltraş Alex Seton, geleneksel olarak gücü, anıtları ve ulusal kimlikleri kutsamak için kullanılan mermeri, kendi tarihselliğiyle vurarak çağdaş bir protesto enstrümanına dönüştürüyor. Sanatçıyla malzemenin ideolojisini, endüstri ile sanat arasındaki ince çizgiyi ve mermerin insanlığa fısıldadığı o kadim cümleyi konuştuk.
Hafızayı Taşla İşlemek
Mermer, insanlık tarihi boyunca gücün, ihtişamın ve kalıcılığın simgesi oldu. Roma’nın sütunlarından Rönesans’ın kusursuz figürlerine kadar, hep “kutsal” ve erişilmez bir yerde durdu. Ancak Avustralyalı sanatçı Alex Seton için mermer, üzerine titrenmesi gereken elit bir malzeme değil; çocukluğunun geçtiği çalılıklardan kopup gelen, jeolojik zamanın şiirselliğini taşıyan ve tam da bu yüzden bugünün dijital, hızlı ve kullan-at kültürüne kafa tutan bir hafıza taşıyıcısı.
Seton, mermerden yonttuğu narin ama sarsıcı figürlerle izleyiciyi bir ikilemin ortasına bırakıyor: İlk bakışta klasik ve kusursuz görünen yüzeyler, yaklaştıkça yerini politik bir rahatsızlığa, ironiye ve toplumsal hafızanın kırılganlığına bırakıyor. Stone Times’ın bu özel röportajında, mermerin endüstriyel gerçekliğinden sanatsal ağırlığına, anıtların geleceğinden malzemenin etiğine uzanan derin bir yolculuğa çıkıyoruz.
İlk Karşılaşma: Çalılıklardan Akademiye
-Mermerle ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz? O an sadece bir malzemeyle değil, tarihin kendisiyle de bağ kurduğunuzu hissetmiş miydiniz?
Hatırlamaz olur muyum! Avustralya çalılıklarında, şebekeden tamamen bağımsız, babamın New South Wales’in güneyindeki Wombeyan Mağaraları mermer ocaklarının yakınında inşa ettiği bir evde büyüdüm. Erkek kardeşlerim ve benim için mermer, dereden aldığımız kil ya da ağaçlardan topladığımız odun gibi, doğanın bize sunduğu bol ve oynaması keyifli malzemelerden biriydi. Sekizinci yaş günümde bana ilk taş çekicimi ve murçumu hediye etmişlerdi; sanırım bunu daha çok babamın ahşap keskilerini taş üzerinde mahvetmemi önlemek için yapmışlardı!
Annem Mısırlıydı. Evimizdeki kitaplıkta firavunların taş monolitleri ve heykelleri üzerine olan kitapları, erken yaşta üzerimde büyük bir etki bıraktı. Matematikçi olan babamın ise Rönesans heykelleri üzerine pek çok kitabı vardı ve bu da bana bu mecranın sınırları dahilinde nelerin mümkün olabileceğini gösterdi. Ancak mermerin tarihini ve kültürel etkisini tam anlamıyla kavramam, üniversitede sanat teorisi ve tarihi okuduğum döneme rastlar.
-Mermer sizin için bir yüzey mi, hafıza taşıyıcısı mı, yoksa bir direniş alanı mı?
Bence bunların hepsi. En başından beri mermer, jeolojik bir perspektifle bakıldığında bile eski deniz yaşamının kristalleşmiş mineralleri olarak bir hafıza taşıyıcısıdır. Bizim kısa varoluşumuza kıyasla jeolojik zamanın muazzamlığını hatırlatan çarpıcı bir anıttır. Sadece yüzeyine yazılmış bu şiirsellik bile onu güçlü bir sanatsal mecra yapmaya yetiyor.
Öte yandan, bu malzemenin tarihini ve insanlık tarihi boyunca edindiği harika ya da korkunç çağrışımları görmezden gelmenin akıllıca olmadığını düşünüyorum. Bir sanatçı olarak bu tarih, hem sırtınızı yaslayıp güç alacağınız hem de ona karşı durup onu hırpalayacağınız bir şey. Özellikle de mermer işlerini Britanya İmparatorluğu’nun eski bir sömürge karakolunun (Avustralya) bağlamından ve mesafesinden üretiyorsanız bu durum daha da belirginleşiyor.
Belirli tarihlere kasıtlı olarak direnmek ve mermere herhangi bir çağdaş malzeme gibi yaklaşmak —özellikle de şu an yaşamak zorunda kaldığımız dijital hayatlara doğal bir malzeme ve analog bir panzehir olarak bakmak— sadece bir rahatlama değil, aynı zamanda gerekli bir görev ve hatırlatmadır.
-Klasik heykel, mermere kutsal bir malzeme olarak yaklaşır. Siz çalışmalarınızda bu kutsallığa bilinçli olarak meydan okuyor veya onu parçalıyor musunuz?
Bu kutsallıkla olan ilişkimi en iyi Gustave Flaubert’in (1821-1880) yazıları özetler. Flaubert, Atina’daki Parthenon’un sütunlarından birinde bir Fransız vatandaşının “Ben buradaydım” şeklindeki grafitisini görmekten şikayet eder. Yazısında, hem bu hemşerisinin tarihe karşı gösterdiği saygısızlıktan dolayı öfkelendiğini hem de onun tarihin yükünden bu denli sıyrılmış olmasına ve özgürlüğüne içten içe imrendiğini anlatır.
Bunu okuduğumda onun bu sıkışmışlığıyla tamamen empati kurabildim. Bugün yaşamak, tarihin zorbalığına karşı çıkmak ve “Neden her şey böyle olmak zorunda?” diye sormayı gerektiriyor; aynı zamanda bizi bugüne getiren her şeye değer vermeyi de… Bu, eşzamanlı bir saygı ve saygısızlık durumudur. Mermere ve tarihine karşı lakayıt bir tutum sergilemek güçlü bir duruş olabilir, ancak kesinlikle doğal dünyaya ve doğal malzemelere yeni bir saygı duymamızı gerektiren bilinmeyen bir geleceğe doğru ilerliyoruz.
Mermerin İdeolojisi ve Gücün Fragmanları
-Yüzyıllar boyunca mermer; gücün, anıtların ve ulusal kimliğin malzemesi oldu. Sizce mermer hiçbir zaman tarafsız olabilir mi?
Uzun süre mermerin asla tarafsız olamayacağını savundum. Onunla o kadar çok şey yapıldı ve yaşandı ki, taşıdığı sembolik güç ve rezonans çok büyük bir ağırlık barındırıyor. İtalya’nın Bianco Carrara ve Statuario gibi beyaz mermerleri ya da Yunanistan ve Türkiye’nin beyaz mermerleri bu ağırlığı diğerlerine göre çok daha fazla taşır. Farklı renk paletlerine sahip birçok “Yeni Dünya” mermeri ise bu tür tarihsel çağrışımları o kadar da barındırmaz. Ancak taş, çağların şiirinde de açıkça görüldüğü gibi, her zaman kalıcılığın sembolik gücünü taşımaya devam edecektir.
Antroposen (İnsan Çağı) ışığında tüm malzemelerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mermerin modern çağda kaybettiği o eşitlikçi, halkçı itibar, çevre dostu malzemelerin yeni kriterleriyle geri kazanılıyor. Beton ve plastik çağımızın en büyük kirleticileriyken, mermer sürdürülebilir, geri dönüştürülebilir, toksik olmayan ve çevre dostu bir malzemedir. Bu yönüyle “bir kez yap, tam yap” akımının bayrak taşıyıcısı haline geliyor.
-Eserlerinizde sık sık ulus devlet ve kimlik temalarını işliyorsunuz. Mermer bu kavramları pekiştiriyor mu yoksa kırılganlıklarını mı açığa çıkarıyor?
Ben şahsen mermeri ikincisini yapmak, yani kırılganlığı açığa çıkarmak için kullanıyorum. Örneğin, mermerden bir bayrak yapmak, onu zamanda dondurmak ve kırılgan hale getirmektir. Tıpkı ulusal kimliği dondurmak veya onun tek bir kesin şekli olduğunu iddia etmek isteyenler gibi… Mermerin tarihini kendisine karşı kullanmayı ve onu “değerlilik” kavramlarını sorgulayan bir araç haline getirmeyi son derece çekici buluyorum.
-Politik konuları ele alırken, mermerin estetik cazibesi bilinçli bir strateji mi?
Kesinlikle. Özenle işlenmiş yüzeylerin güzelliğiyle izleyiciyi büyülemek, mesaj fark edildiğinde onun daha sert vurmasını ve daha derinden hissedilmesini sağlar. Bazen bu bir çelişki sunmakla ilgilidir, bazen de hicivli bir karın boşluğu yumruğudur. Mermerin o kararlı, somut mevcudiyetidir ki, çağdaş bir protesto çalışmasını sadece görmezden gelinmesi ya da bir kenara itilmesi zor olduğu için daha güçlü kılar. Sanatçının sesindeki inanç ve tutku, malzeme tarafından kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir ağırlığa kavuşturulur.
Kusursuz Yüzey, Alttaki Çatlak ve Mizah
-İlk bakışta heykelleriniz rafine, hatta klasik görünüyor. Ancak daha yakından bakıldığında bir gerilim ve rahatsızlık barındırdıkları anlaşılıyor. Bu ikili yapı bilinçli bir dramaturji mi?
Evet, kesinlikle. Bu çok uzun zamandır sanatsal paletimin bir parçası. Dramaturji kelimesini kullanmanız ilginç, çünkü üç boyutlu heykelin en özel güçlerinden birinin sürekli bir keşif fırsatı sunması olduğunu düşünmüşümdür. İzleyici eserin etrafında yürüyüp onu keşfettikçe, işin ilk deneyiminde oluşan algıyı şaşırtma veya altüst etme fırsatı doğar. Daha yakından bakmak, varsayımlarınızı kapıda bırakmak… Bu, pratiğimin temel bir parçası oldu. İzleyicinin eserin fikirleriyle gerçek bir diyaloğa girmesi, ancak beklentilerin karşılanmadığı o rahatsızlık, şaşkınlık veya keşif anlarında tetiklenir.
-Pratiğinizde mizah bir yumuşatma aracı mı yoksa daha keskin bir eleştiri enstrümanı mı?
Sanatta mizah iki ucu keskin bir kılıçtır. Eğlenceli bir gücü vardır; beni stüdyoda tutan, ilham veren ve izleyicide keyif uyandıran bir şeydir. Mizah, anlam kavrandığı ve hissedildiği an o ısırıcı, hicivli iğnesini batırabilir. Ancak hicivli işler, zaman içinde kolayca kaybolabilen çok spesifik bir bağlama dayanır. Sunumda sıkı bir şekilde korunmazsa, ironi ve hiciv hızla uçup gider. Bir sonraki nesil, hicmettiğimiz o görselleri veya sözleri muhtemelen tamamen ilk anlamıyla, yani düz mantıkla kabul edecektir.
-İzleyicileri kendi politik ve ahlaki konumlarıyla yüzleştirmeyi mi amaçlıyorsunuz?
Amacım her zaman izleyicinin eseri nasıl algılayacağına dair bir seçim yapmasını sağlamak, yani eseri kendi iç dünyalarının bir turnusol kağıdı haline getirmek oldu. Heykellerimin konusu olarak bir fikrin tam kavşağında duran nesneleri seçmeyi seviyorum. Örneğin, oturan kapüşonlu bir figür yonttuğumda, bu figür meditasyon yapan bir rahip ya da yogi gibi hayırsever bir şekilde okunabileceği gibi, bir eylemci ya da infazcı gibi kötü niyetli olarak da okunabilir. Bazen mesele sadece izleyiciyi o belirsizlikle baş başa bırakmaktır.
Heykelin Sınırlarını Genişletmek: Dijital ve Analog
-Artırılmış gerçeklik (AR) çalışmalarınız heykelin fiziksel sınırlarına meydan okuyor. Heykel maddeselliğini yitirdiğinde neyi kaybeder, neyi kazanır?
Artırılmış Gerçeklik teknolojisi, bir heykeltraş olarak beni fiziksel gerçekliğin kısıtlamalarından kurtarmak gibi harika bir avantaja sahip. AR dünyasında boyut ve ağırlığın hiçbir anlamı yoktur; bu da tamamen saf hayal gücü alanında oynamama izin veriyor. Aniden, cansız olan canlanabiliyor; yıllarca statik nesneler ürettikten sonra bir heykele can vermek bana büyük bir keyif veriyor. Işık koşulları ve yüzeyle nasıl etkileşime girecekleri AR’da tamamen kontrol edilebiliyor. Bina büyüklüğünde heykeller tasarlayıp bunları dünyayla paylaşabiliyorum.
Ancak bir AR eserini paylaşma deneyimi, bir telefon kamerası veya AR gözlüğünün küçük penceresiyle sınırlıdır. Heykelin en can alıcı unsuru olan o “somutluk” ve dokunsallık hissi tamamen eksiktir. Heykelin diğer tüm biçimsel özellikleri (gerilim, sıkışma, kütle ve form) oradadır, ancak ağırlık ve dokunsal deneyimden yoksundur. Bir heykelin yanında durabilmek, onun fiziksel mevcudiyetini kendi bedeninizle etkileşim içinde hissedebilmek bu deneyimin merkezidir. AR bundan yoksundur; ne kadar zekice haptik (dokunsal) arayüzler geliştirilirse geliştirilsin, fiziksel olanın soluk bir taklidi olmaktan öteye gidemez.
-Dijital çağda, mermer gibi “ağır” ve tarihsel olarak yüklü bir malzemeyle çalışmak kasıtlı bir karşı duruş mu?
Evet, kariyerimin en başından beri yaklaşan dijital çağın farkındaydım. Hem annem hem de babam bilişim sektöründeydi ve çocuklarını hayatlarını bir bilgisayar ekranının arkasında yaşamamaları konusunda uyardılar. Mermer, harika bir doğal malzeme ve şu an yaşamak zorunda kaldığımız o uçucu, geçici dijital hayatlara karşı keyifli bir analog panzehirdir.
Mermerin somutluğunun sadece o geçici dijital deneyimden bir kaçış değil, aynı zamanda dijital alanların sürekli zamansızlığına veya “zamansızlığına” tam bir tezat oluşturan tarihsel ve jeolojik zamanın bir hatırlatıcısı olduğuna inanıyorum. Bu aynı zamanda, sürekli dönen ve kaybolan dijital hikayelerin o anlık ve kullan-at hızından farklı olarak, yavaş ve ölçülü bir tefekkür alanında hikaye anlatma eylemidir. Değerli İngiliz sanatçı Antony Gormley bir keresinde heykellerin uzayda ve zamanda birer işaretleyici olduğunu söylemişti. Mermerin kendisinin, dijital gerçeklik dalgalarına karşı duran sağlam bir zaman ve mekan işaretçisi olduğuna inanıyorum.
-Geleceğin anıtlarını fiziksel mi, sanal mı, yoksa ikisinin arasında bir yerde mi hayal ediyorsunuz?
İkisinin birleşimi olacağını tahmin ediyorum. Kamusal alanda, mevcut tarihi anıtları eğitmek ve bağlamına oturtmak için Artırılmış Gerçekliğin kullanıldığını zaten görüyoruz. Fikirlerin ve anların fiziksel işaretçilerine duyulan insani ihtiyaç asla yok olmayacak, VR ve AR gibi teknolojiler de bu deneyimi zenginleştirecektir. Ayrıca, daha fazlasını öğrendikçe tarihi anlatıları yeniden ele almak ve o anıtları yıkmak yerine şimdiki zamanın bağlamına oturtmak için mükemmel bir araçtır. Bu bakımdan, teknolojinin kamusal alanları topluluklarıyla sürekli gelişen diyaloğa açma potansiyeli konusunda oldukça iyimserim.
Savaş, Travma ve Anıt Kavramı
-Savaş ve ulusal travmaları ele alan çalışmalarınız anıt fikrini yeniden tanımlıyor gibi görünüyor. Bugün anıtlar nasıl bir rol oynamalı?
“Oynamalı” iddialı bir kelime. Çoğu anıtın alanı olan kamusal alanda iş yapmanın tek bir doğru yolu olduğunu düşünmüyorum. Bir anıtın arkasındaki motivasyonlar ve beklentiler çok çeşitli ve tartışmalıdır.
Ancak bir anıtın sadece kuru bir işaretçi veya plaket olmaktan öteye geçme yükümlülüğü olduğunu düşünüyorum; aksi takdirde kamusal alanlarımız sadece tarihi sergilerle dolup taşar. Demek istediğim, izleyiciyi kendi şiirselliğiyle meşgul eden ve ele aldığı konuyu gerçekten hissetmesini sağlayan bir kamusal sanat eseri, o alanı özel bir şeye dönüştürebilir; zaman içinde sizinle kalan bir deneyim yaratabilir.
-Kamusal alana yerleştirilen bir eser ile galeri içinde sergilenen bir eser arasında sorumluluk açısından kavramsal bir fark var mı?
Kamusal alandaki anıtların sonuçta çok daha fazla paydaşı vardır; oysa galerideki bir sanat eserinin tek yükümlülüğü, sanatçının ham vizyonuna ebeveynlik etmektir. Tabii ki tüm anıtlar sanat eseri değildir, ama en iyileri öyledir. Bunun güçlü bir örneği, bence Micha Ullman’ın Berlin’deki Kütüphane (1995) adlı eseridir; İkinci Dünya Savaşı sırasında kitapların yakıldığı meydanın altına gömülmüş, boş raflardan oluşan beyaz bir kütüphane odası. Bu çalışma, düz bir metinden çok daha öte, o olayın getirdiği derin kaybı ve boşluğu size doğrudan hissettirir.
-Sanat şifa sunabilir mi, yoksa öncelikle hatırlatma ve kışkırtma görevi mi görür?
Bence en iyi ihtimalle sanat katarsis ve evet, şifa olasılığı sunabilir. Özellikle kamusal anıtlarda tanıma ve kabul etme eylemi temeldir. Ancak bunun da ötesine geçip daha iyi bir gelecek umudu ve olasılığı sunabilen işler, iyileşmeye doğru ilk adımları atar.
En iyi haliyle, bir sanat eserindeki dokunaklı bir şiirsel yöntem, duygu ve düşüncelerimiz için bir kap görevi görür; bir dua ya da şarkı gibi duygularımızı üzerine koyacağımız bir tür sunaktır, böylece kendimizi ifade edebilir ve en önemlisi anlaşılabiliriz. Eleştirmen Robert Hughes’un bir keresinde çok güzel ifade ettiği gibi, bizi kendimize ve birbirimize anlam ve anlayış olarak yakınlaştırır. Bu şiirsel yöntem hemen hemen her şey olabilir ama bence en etkili olanları bir katılım bileşeni barındıran, izleyiciyi aktif katılımcılara dönüştüren jest veya ritüellerdir. Taş da kendi dokusunda pek çok iyileştirici nitelik barındırır: dokunulabilirliği, huzurlu sakinliği ve dirençli yapısı.
Taş ve Endüstri: Taşın Endüstriyel ve Sanatsal Döngüsü
* Sürdürülebilirlik: Plastik ve betona karşı %100 doğal panzehir.
* Sıfır Atık Hedefi: Sydney stüdyosundaki tüm molozlar terrazzo ve
geri dönüştürülmüş tuğla yapımında kullanılır.
* Toz Geri Kazanımı: Mermer tozları ressamlara astar malzemesi olur.
-Bugün doğal taş büyük ölçüde mimari ve ticari bağlamlarda tartışılıyor. Pratiğinizi mermere kavramsal veya sembolik değerini iade eden bir duruş olarak görüyor musunuz?
Öyle olduğunu düşünmek isterim. Doğal taş öteden beri kavramsal olarak sağlam, soğuk ve kalıcı bir şey olarak hayranlık uyandırmıştır. Dilimiz ve şiirimiz taş analojileriyle bezelidir. Taş geleneksel olarak bir şeyleri “ölümsüzleştirmek” için kullanıldıysa, bu kavramı şu kullan-at kültürümüzün döküntülerine çevirmek ve şu soruyu sormak ilginçtir: Aslında arkamızda ne bırakıyoruz?
Asit yağmurlarının olduğu bu çağda, işlenmemiş taşın akıllı telefonlarımızı oluşturan damıtılmış endüstriyel mineraller kadar bile dayanamayacağını düşünmek ürkütücü. Kavramsal olarak taş, artık sorgusuz sualsiz dünyadaki en kalıcı malzeme olarak göklere çıkarılamaz.
-Endüstriyel taş üretimi ile sanatsal üretim arasında etik veya felsefi bir sınır algılıyor musunuz?
Hayır. Benim işlerim de tamamen aynı çıkarma yöntemlerinden yararlanıyor. Sanat üretiminin bir şekilde bu endüstriyel mekanizmalardan tamamen bağımsız olduğunu iddia etmek samiyetsiz olurdu. Ancak genel döngü içinde malzemenin çok küçük bir kısmını kullanıyorum ve ürettiğim atıklar; reçineler, plastikler, boyalar veya killerle kıyaslandığında son derece masum ve temiz kalıyor.
Daha önce başka bir yerde kullanılmış, eski hayatı olan taşları bulup yeniden değerlendirmeye çalışıyorum. Bu geri dönüşüm eylemini bilinçli bir amaçla yapıyorum ve bunu sanat eserinin doğasının bir parçası haline getiriyorum. Bu her zaman mümkün olmuyor ama mermer bloğunun her parçasını değerlendirmeye çalışıyorum ki çok az şey boşa gitsin.
Ocaklarda ve depolarda unutulmuş eski taşları, plakaları ve hatta ocak artıklarını aramaya devam edeceğim. Sydney stüdyomdan çıkan tüm moloz atıkları, The Natural Brick Company’deki dostlar tarafından tezgahlar, terrazzo karolar ve geri dönüştürülmüş ürünler yapılmak üzere toplanıyor; ince tozlar ise dökümlerinde veya tuvallerinde astar malzemesi olarak kullanmaları için bir dizi sanatçıya gidiyor.
-Stüdyo tabanlı, tekil çalışmalarınızı küresel mermer blok çıkarma ve ticaret mekanizması içinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Konumlandırmaya çalışmıyorum. Mermer, yer kabuğunun bol bulunan bir mineralidir ve maden çıkarma sektörü genelinde bakıldığında, diğer madencilik faaliyetlerine kıyasla çevreye etkisi nispeten düşük, oldukça verimli bir endüstridir.
Carrara’daki en büyük mermer ocaklarından birinin sahibi bana, dünya mermerinin devasa bir kısmının mimari ya da sanat için değil, aslında kimya ve ilaç sanayinde kullanıldığını söylemişti. Bunu bana garip bir alaycı keyifle anlatırken, hayatımda gördüğüm en kusursuz, pürüzsüz kristal mermer bloğun parçalanıp toz haline getirildiğini ve oradan her gün yakındaki bir Pfizer işleme tesisine giden kırk kamyona yüklendiğini izliyordum.
Toz haline getirilmiş kalsiyum karbonat, birçok ilaç ve hapta zararsız, kararlı bir dolgu maddesi olarak kullanılıyor. Mide asidi önleyici ürünlerin ana maddesi ve birçok yaygın gıdada katkı maddesi olarak yer alıyor. Yani aslında hepimiz her gün besinlerimizle bu topraklardan minik bir parçayı yavaş yavaş tüketiyoruz.
-Mermer bugün konuşabilseydi insanlığa ne söylerdi?
“Bu da geçer…”
Kişisel Katman ve Tutku
-Stüdyoda yalnız kaldığınızda sizi en çok ne zorlar: malzeme mi, fikir mi, yoksa kendiniz mi?
Fikirler. Yıllar boyunca, hayal edebildiğim hemen hemen her şeyi fiziksel olarak üretebilecek kadar çok çalıştım ve bu pratiğe hakim oldum. Ama asıl büyük mesele, tüm bunların nedenidir. Hangi hikayeyi anlatmak istiyorum?
Karmaşık bir insanım; bazen havai ve kolayca dikkati dağılan biriyim ve ilgilendiğim çok fazla şey var. Ama hangisi taşa kazınacak kadar önemli? Fiziksel olarak yirmi altı yılı aşkın bir süredir el aletleri ve elektrikli aletlerle taş yontuyorum, bu yüzden bedenim yaşlandıkça önümüzdeki yirmi yılın fiziksel olarak çok daha zorlu geçeceğini biliyorum. Bu yüzden, bu ham fiziksel baskıyı üzerimden atmak ve bana yardımcı olması için çeşitli dijital ve robotik teknolojileri devreye sokmaya başlıyorum.
-Pratiğinizde sizi hâlâ korkutan veya huzursuz eden bir şey var mı?
Takıntım. Bazen bu aşırı odaklanma büyük bir kişisel bedelle gelebiliyor; yani zamanın ta kendisiyle.
-Genç sanatçılara, seçtikleri malzemeyle etik bir ilişki kurmaları konusunda ne gibi tavsiyeler verirsiniz?
Son birkaç yıldır seçtiğim malzeme olan mermerin etiği üzerine çok düşünüyorum. Çevre çağı, kullandığımız tüm malzemelerin etiğini derinlemesine düşünmemizi gerektiriyor. Sürdürülebilirlik, toksisite, erişilebilirlik, kısa ve uzun vadeli etkiler gibi dikkate alınması gereken pek çok faktör var.
İş sanat malzemelerine geldiğinde bu durum daha da ilginçleşiyor, çünkü malzemelerin kültürel anlamla olan ilişkisi bizimle birlikte hareket ediyor ve evriliyor. Sanatçılar her zaman yaşadıkları dönemin ruhuyla rezonansa giren yeni mecraların peşinden koşmuşlardır. Genç sanatçılara malzemeleriyle olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusunda ahkam kesmek istemem, sadece şunu söyleyebilirim: Bugün heyecan duyulacak pek çok teknolojik ve gelişmiş malzeme var; ancak onların etik ve çevresel sonuçlarını görmezden gelirseniz, bedelini ağır ödersiniz!



















































